Sevgili Dostlar; Türk toplumunun, belki de günümüzde bütün dünyada yaşayan insanların en büyük açmazlarından biri tahammülsüzlük gibi görünüyor.
Kimse kimsenin düşüncesine tahammül edemiyor. Herkes kendi düşüncesinin doğru, güzel ve kabul edilmesi gereken tek düşünce olduğuna inanıyor. Farklı bir fikirle karşılaşınca, “Acaba?”, “Olabilir mi?”, “Mümkündür”, “Bu da bir seçenek olabilir” diyebilme olgunluğunu çoğu zaman gösteremiyoruz.
Oysa insanlık tarihi, farklılıklarla birlikte yaşamanın tarihidir. İnsanlar farklı düşünür, farklı inanır, farklı yaşar, farklı yorumlar ve farklı sonuçlara ulaşırlar. Asıl mesele, herkesin aynı düşünmesi değil; aynı dünyada, birbirini yok saymadan yaşayabilmesidir.
Peki, neden bu kadar tahammülsüz olduk?
Önce bu meseleye Kur’an’ın penceresinden bakalım.
Kur’an-ı Kerim, insanların farklılıklarını bir problem olarak değil, Allah’ın yaratılış düzeninin bir parçası olarak görür:
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.”(Hucurât, 49/13)
Bu ayet bize önemli bir hakikati hatırlatıyor: İnsanların farklı olması bir hata değildir. Farklı milletler, kabileler, kültürler ve anlayışlar içinde bulunmamızın hikmeti, birbirimizi dışlamak değil; tanımak, anlamak ve birbirimizden haberdar olmaktır.
Kur’an’ın dikkat çektiği bir başka önemli husus da, insanları zorla aynı düşünceye ve inanca yöneltmenin doğru olmadığıdır:
“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. Öyleyse sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?” (Yûnus, 10/99)
Demek ki Allah Teâlâ bile insanları iradeleriyle baş başa bırakmışken, bizim birbirimizi baskı altına almaya, zorla kendi düşüncemizi kabul ettirmeye çalışmamız ne kadar doğru olabilir?
Yine Kur’an, insanlarla konuşurken ve tartışırken bile bir ölçü koyar:
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde mücadele et.”
(Nahl, 16/125)
Dikkat edelim: Ayet, “Karşındakini sustur”, “ez”, “hakaret et”, “dışla” demiyor. Hikmetle, güzel sözle ve en güzel yöntemle konuşmayı emrediyor.
Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olanla sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluverir.” (Fussilet, 41/34)
Bugün sosyal medyada, siyasette, aile içinde, camide, dernekte, iş yerinde ve günlük hayatın her alanında bu ayetin ortaya koyduğu ahlaka ne kadar ihtiyacımız var!
Bir söz duyuyoruz; hemen öfkeleniyoruz.
Bir fikir görüyoruz; hemen saldırıya geçiyoruz.
Bizden farklı düşüneni dinlemeden suçluyor, niyetini okumaya çalışıyor ve onu bir anda “bizden olmayan” ilan ediyoruz.
Oysa Kur’an’ın öğrettiği ahlak, öfkenin değil hikmetin, hakaretin değil güzel sözün, dışlamanın değil adaletin ahlakıdır.
Belki De Önce Dinlemeyi Öğrenmemiz Gerekiyor
Bugün konuşan çok…
Ama dinleyen az.
Herkes anlatmak istiyor.
Herkes kendisini ifade etmek istiyor.
Fakat çok az insan gerçekten karşısındaki kişinin ne söylediğini anlamaya çalışıyor.
Bir tartışmayı düşünün.
Karşınızdaki insan konuşurken siz onu dinliyor musunuz?
Yoksa sadece onun susmasını ve kendi söyleyeceğiniz cevabın sırasının gelmesini mi bekliyorsunuz?
İkisi arasında büyük fark var.
Dinlemek, sadece sesleri duymak değildir.
Dinlemek, anlamaya çalışmaktır.
“Ben onun yerinde olsaydım ne düşünürdüm?” diye sorabilmektir.
“Acaba bu insan bu sonuca hangi tecrübelerden geçerek ulaştı?” diyebilmektir.
Belki onun düşüncesini yine kabul etmeyeceksiniz.
Ama en azından neden öyle düşündüğünü anlayacaksınız.
İşte tahammül biraz da burada başlıyor.
Anlaşmak için önce aynı düşünmek gerekmiyor.
Saygı göstermek için önce aynı fikirde olmak gerekmiyor.
Birlikte yaşamak için de herkesin aynı dünyaya inanması gerekmiyor.
Belki de bütün mesele şurada düğümleniyor:
Biz, aynı düşünmeyi birlik zannediyoruz.
Oysa gerçek birlik, herkesin birbirinin kopyası olması değildir.
Gerçek birlik; farklılıklarımızı korurken, birbirimizi düşman hâline getirmemektir.
Şimdi artık son ve belki de en önemli soruya geliyoruz:
Peki, ne yapmalıyız?
Tahammülsüzlüğün bu kadar yaygın olduğu bir toplumda, yeniden konuşma ahlakını nasıl kurabiliriz?
Birbirimizi dinlemeyi…
Farklı düşüncelere kulak vermeyi…
İtiraz ederken kırmamayı…
Eleştirirken aşağılamamayı…
Ve en önemlisi, aynı fikirde olmadığımız insanlarla da aynı toplumun insanları olduğumuzu yeniden nasıl hatırlayabiliriz?
Belki de çözüm, büyük ve gösterişli sözlerde değil… Çok basit ama çok zor bir cümlede saklıdır:
“Sen benim gibi düşünmüyorsun; ama seni dinlemeye hazırım.”
İnsanlık, belki de tam olarak bu cümleden yeniden başlamalıdır.






Yorumlar
0 yorumBu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!